11/2/2007
Babamın Hikayeleri 1
Sevgili Günlük,
Kardeşim Ali benden 600 gram daha ağır doğmuş.
Bana göre beslenme alışkanlıkları daha iyi olduğundan, aramızda üç yaş olmasına rağmen, doğumundan birkaç yıl sonra kilolarımız nerdeyse aynı olmuş.
Hatırlıyorum da, ilkokul ikiye giderken bazen Ali'yi belinden tutar birkaç adım taşırdım.
Galiba böyle yaparak ondan daha büyük olduğumu kendime ispatlıyordum.
Babam da “kızım, kardeşini kaldırma belini incitebilirsin” derdi.
Tabi babamı kim dinler; onun olmadığı yerlerde kardeşimi belinden kavrayıp taşımaya devam ederdim.
Çeşitli kereler de kardeşimi taşırken babama yakalanmıştım.
Uyarmayı sürdürdü ama bir fayda vermediğini de gördü.
Bir gün annemle konuşurken “Bu çocuk niye öğretmenini çok seviyor, biliyor musun?” demişti. “Onun dediklerini neden sorgulamıyor da bizimkileri sorguluyor? Çünkü biz onu çok sık uyarmak zorunda kalıyoruz.”
Odamdan bunları duyarken annemin cevap vermeyişinden onun da konuşmanın nereye varacağını benim kadar merak ettiğini anladım.
Babam devam etti: “Çocuğum kaldırma, belin incinebilir diyorum; çocuk kaldırıyor ve bir şey olmadığını görünce demek ki babam bu işi bilmiyor diyor. Böylelikle bizim en doğal uyarılarımız bile sorgulanır oluyor. Sen de, çaydanlığı kaldırma üzerine dökülebilir diyorsun, kaldırıyor ve bir şey olmadığını görünce senin de güvenilirliğin azalıyor”
Annem “haklısın ama ne yapabiliriz ki; biz de mi onun saygısını kazanmak için okulunda öğretmenliğe başlasak?” dedi.
Bugün artık ilkokul beşe giden bir ablayım, ve anne ve babamı daha iyi anlıyorum.
Babam o zamanlar benimle iletişim kurmak için çeşitli yollar denedi.
Benim o zamanlar okuduğum hikaye kitaplarımın kahramanlarından etkilendiğimi düşünerek onun da benzer hikayeler yazarak bana erişmeye çalışmasını hiç unutamam.
Birgün “Çocuklar” dedi. “Artık kendi hayatımı hikayeler haline getiriyorum. İlk kısa hikayem de hazır” dedi. Bana döndü ve “Okumak ister misin? Sesli okursan kardeşin de dinleyebilir” dedi. İşte sesli olarak evdekilere okuduğum hikaye:
---
Babam ve ben
Babam hergün çalışırdı. Hem üç çocuğunu okutmak, onların ve eşinin diğer ihtiyaçlarını karşılamak, hem de yakın akrabalarından ihtiyaç içinde olanlara yardım edebilmek için çok çalışırdı. İnşaat yapar ve ürettiği daireleri satmaya çalışırdı. Bazen aylarca hiç daire satamadığı olur, büyük sıkıntılar çeker, ama bize hissettirmemeye çalışırdı. Biz de durumu hisseder, fazladan masraflar çıkarmamaya çalışırdık.
Günlerden cumartesi idi. O gün babamla beraber babamın ofisine gittik. Sabah erken bir vakitti. Çok az sayıda komşumuz ofisini açmıştı. Babam beni çaycıya gönderdi. İki tane çay ısmarladı. Biraz sonra çaylarımız geldi. Çaylarımızı içerken babam “Oğlum” dedi, “Seninle hep gurur duydum” dedi. “Benim hep sözümü dinledin, hatta benim kastettiğimden de iyi şeyler yaptın”. Babama “Baba, bunları söylemene hiç gerek yok. Bütün çocuklar zaten babalarının sözünü dinlerler” dedim. Aslında biliyordum ki bazı çocuklar babalarına “şunu al, bunu al, yoksa beni sevmiyor musun, küstüm sana” gibi şeyler söylerlerdi. Hatta, Serdar diye bir sınıf arkadaşım vardı. Babasına “arkadaşlarımla Antalya’ya gitmeme izin ver” diye tutturmuştu. O zaman ben de arkadaşlarımla Antalya’ya gitmek istiyordum. Babamdan izin istedim. Babam “Oğlum, sen şimdi derslerinle ilgilenmelisin. Böyle eğlenceler senin dikkatini dağıtır ve ilerde de alışkanlık ve beklentilere yol açar. Sen ilerde nasıl olsa inşallah çokça gidebilirsin” dedi. Ben de arkadaşlarıma “Babam beni Antalya’ya göndermiyor” demedim. Onlara “Sizin Antalya’ya gittiğiniz günlerde benim işlerim var, biraz da ders çalışacağım” dedim. Halbuki Antalya’ya gitmeyi çok istiyordum. Bir müddet sonra üniversite sınavlarına girdik. Ben iyi bir üniversite kazandım. Serdar ise başarısız oldu. Çünkü, o öğrencilik döneminde derslerine yoğunlaşmak yerine sürekli anne babasıyla tartışmayı ve faydasız faaliyetleri seçmişti. Okuyamadığı için Serdar daha sonra iş bulamadı, ve liseden sonra bir daha geziye de gidemedi. Serdar hatasını anladı, ama iş işten geçmişti. Daha sonra memlekete gittiğim zamanlarda ona birçok kere rastladım. Onu gördüğümde bakışlarında geçmişindeki hataları hissediliyordu. Ben ise daha sonraki zamanlarda çok kere hem Antalya’ya hem de başka şehirlere gidebildim.
Bir de Mehmet’i hatırlıyorum. Biz arkadaşlar aramızda konuşurken ondan Topal Mehmet diye bahsederdik. Ama üzülür diye yüzüne karşı böyle söylemezdik. O da başlangıçta topal değildi. Hepimiz gibi yürüyordu. Birgün komşu mahallenin çocukları ile oynamak için diğer mahalleye gitmiş. Annesi ona “gitme evladım, onlar iyi çocuklar değil, sen onlarla oynamamalısın” demişse de annesini dinlememiş. İyi de bir ağıt tutturunca da annesi izin vermek zorunda kalmış. Sonrasında da, oyun oynarken kazanmak isteyen bir çocuk Mehmet’in bir inşaat çukuruna düşmesine sebep olmuş. Mehmet, arkasında birkaç çocuk birden olduğu için hangisinin ittiğini de görememiş. Bütün çocuklar ben yapmadım demiş. Sonunda Mehmet’i hastaneye götürmüşler, ama ayağındaki kırığa doktor çare olamamış. Ogün bugündür Mehmet topal. Annesine hep “Anneciğim ne olurdu beni o gün ağlatsaydın da daha sonra hergün ağlamasaydım” demiş. Mehmet ortaokuldan sonra bizim sınıftan ayrıldı. Daha sonra onu hiç görmedim. “Her şeyi ben bilirim, başkasını dinlemem” diyen Mehmet bunun bedelini fazlasıyla ödemişti. O gün babamla içtiğimiz çay bitince bardakları çaycının kolayca alabileceği bir yere koydum. Babama o gün ona işinde nasıl bir yardımım olabileceğini sordum. Bana bir defterini verdi. Yaptığı hesapların sağlamasını yapmamı istedi. Ben de ona yardım ettim. Babama yardım edince içim sevinçle doldu. Bugün bile bazen düşünüyorum da babama ne çok şey borçluyum diye. Babam beni iyi okullarda okutmuş, sonrasında ev ve araba almama bile katkıda bulunmuştu. Ama onun bana verdiği en güzel hediye güzel öğütleri idi. Her sene bayramlarda memlekete gittiğimde onun mezarını ziyaret eder ve onun için dua ederim.
----
Hikaye burada bitti.
Ben o zamandan beridir bu kişilerin gerçekten var olup olmadıklarını hep merak ettim.
Bugün bile bu konuda bir ipucu bulabilmiş değilim.
Hikayeyi okuduktan sonra, mutfakta annem babama “mesajı çok direkt vermişsin, çocuk üç yaşında değil, yedisinde!” demişti. “Keşke biraz daha dolaylı verseydin de kendisi anafikri çıkarsaydı” demişti
Sevgili Günlük,
Artık büyüklerimin beni kardeşimi kaldırmak veya çaydanlık konusunda uyarmalarına gerek kalmadı.
O konuda gerekeni yaptığım konusunda hepimiz aynı fikirdeyiz.
Ancak uzun zamandır televizyon programları konusunda uyarıyorlar. “O program çocuklara uygun değil, istersen biraz daha ders çalış ve sonra da erkence yat, erken kalkarsın, okula zinde gidersin” diyorlar.
Bu konuda onlarla tam bir anlayış birliği içinde değilim.
Babam ben ikiye giderken yazdığı hikayelerinden birinde bu konuyu işlemişti.
Onu da daha sonra yazayım.
Konu: gegegege
seeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeööööööööööööööööööööööööööööööö
Bağlantı »